20 Mart 2014 Perşembe
TİYATRO
“Dünya küçük ve insanlar karşılaşıyor,olmadık yerlerde.”
Utku ESAS
İlk kimya dersinde duyduğum ve belki de öylesine söylenmiş bir sözdü. Belki can sıkıntısından belki de gerçekten çok sevdiğim için yazmışım defterimin ilk sayfasına. İyi ki de yazmışım. Bir yıl sonra yeniden okuyunca büyüdüğünü düşünüyor insan ve mutlu oluyor. Sebepsiz…
Tarifsiz mutluluklar vardır bu hayatta. Arkadaşlık duygusunu tattığımız o ilk insan gibi. Hani günün geceye dönmeye hazırlandığı o anda rengi gibi gökyüzünün. Yaz yağmuru gibi… Kanayan dizlerine üfleyerek nefesiyle nefes olmaya çalışan o küçük dost gibi. Bir fotoğraf karesine,iki küçük çocuğun dişsiz ama cesur gülüşlerini sığdırmak gibi. Böyle mutluluklar öyledir ki yüreğimize dokunur ve düğümler boğazımızı. Ağlatır,buruk bir gülüşle. Bir telefon rehberinin içindeki yırtık bir sayfada öylesine yazılmış bir numaradır. Kim bilir,belki de mutluluk o numaranın sahibidir.
Sürüp giden bu hayat bir tiyatro oyunudur. Farklı perdeler,farklı dekorlar,başroller,figuranlar… bazen bir hastane odasında açılır ilk perde,bazen loş ışıklı bir köy evinde. Işıklar açılır ve biz çıkarız sahneye. Bu artık bizim oyunumuzdur. Herkes kendi oyununda başroldür,başkalarının oyununda dekor bile değilken. Senaryo bellidir,doğaçlamalar oyunu yönlendirir. Ve bizimle birlikte birçok oyuncu çıkar sahneye. Çocukluk çağlarımızı yaşadığımız o insanların çoğu bir sonraki perdeye dahil olamaz. Dekor değişir,ışıklar değişir,biz değişiriz. Yokluklarını fark edene kadar boşluklar doldurulur yeni oyuncular tarafından. Bazen tüm hüzünler ve sevinçler yarım kalır. Çünkü her şeye rağmen devam etmesi gereken bir oyun vardır ortada. Öyle anlar olur ki, “ Evet,onunla daha önce de sahneyi paylaşmıştım.” diyebileceğimiz hiç kimse kalmaz etrafta.
Alışmak zor değildir. Ölüme bile alışmış insanoğlu neye alışmaz ki? Acıya da alışır, hayal kırıklığına da,gitmeye de, kalmaya da. Ve insan öyle nankördür ki tüm repliklerini tükettiği anda,artık selam verip sahneyi terk etme vaktinin geldiği düşündüğü bir dönüm noktasında,kulağına unuttuğu sözleri fısıldayan insanı bile unutur. Unutmaya meyillidir. Dizlerini kanattığı günlerde sahnede olan bu insanı ancak uzun bir zaman sonra lise perdesinde hatırlar belki de. Eski bir defterin arasından düşen,katlanmış bir fotoğrafta hatırlar. Yıllanmış ama yıpranmamış o dişsiz gülüşte hatırlar. Oyunu için kurduğu büyük düşleri hatırlar, dişsizken kurduğu. Gökyüzünün hep mavi olduğu ve papatyalarla süslediği sahneyi hatırlar. Papatya kokusunu duyabilmek için etrafa bakındığında tüm dekorun siyaha büründüğünü hatırlar. Düşsüz ve ruhsuz gülüşleri hatırlar,o numara düşer aklına. O ilk dostun sesini duyar ya uzaktan ağlamamak için güler delice ve ağlar yine de.
İşte böyle mutluluklar yaşanmalı hayatta. Ağlatacak mutluluklar! Rol arkadaşımızın mutluluğunu,gölgelerin sesleriyle kirletmemek gerek. Dekorun bir parçası olmak bile onlar için fazlayken çok da ciddiye almamak gerek. Çünkü onlar gerçekten uzun bir oyunun kısa bir tablosunda senaryo gereği yer kaplar.
Biz mutlu olalım! Biz kendi oyunumuza bakalım. Biz bir fotoğrafta karşılaştığımız o güzel insana bakalım. Çünkü dünya küçük ve karşılaşıyor insanlar,olmadık yerlerde.
Biz hazır olalım.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder